Özel Röportaj: Küçük Kara Balıklar ve Rojava’da Kadın Devrimi

25 Şubat 2015 Tarihinde Tarafından 5N1K, Etkinlikler, Fotoğraf, Genel, Gezi, Hayat, Kadın, Sinema, Söyleşiler Kategorisinde Yayınlanmıştır.

Yönetmen, oyuncu, senarist Ahmet Haluk Ünal, Altın Portakal‘da ses getiren, Güneydoğu’da çocuk olmayı anlatan 5 yönetmenli film Küçük Kara Balıklar‘ın ardından, bu kez Rojavalı kadınların izini sürüyor. Rojava’nın Işıkları / Rojava’da Kadın Devrimi belgeselinin çekimlerini sürdüren Ünal, sanatFilan’a hem Güneydoğu’da hem de Rojava’da gördüklerini bir belgeselci gözüyle anlattı.

Röportaj: Bahar Öztop

Drama İstanbul’un kurucularından yönetmen Ahmet Haluk Ünal ile ilk olarak, Küçük Kara Balıklar / Güneydoğu’da Çocuk Olmak’ı konuşmak istemiştik. Küçük Kara Balıklar da, Türkiye sinemasındaki diğer alternatif işlerle aynı kaderi paylaşarak, gösterim konusunda epey bir sıkıntı yaşamıştı. Bu olay sosyal medyada da ses getirdi. Yanı sıra, Altın Portakal’da sansür tartışmalarının arasında, filmin yönetmenleri Ahmet Haluk Ünal, Ezel Akay, Serpil Güler, Cem Terbiyeli, Önder İnce, “filmi yoktan var eden bir ekip olarak” çekilmeyeceklerini açıklamışlardı. Biz de Ünal ile bunları konuşmak istiyorduk. Ancak, kendisiyle iletişim kurduğumuz zaman, yepyeni bir projesi daha olduğunu öğrendik. Rojava’da yakaladığıız Ünal, Güneydoğu’nun çocuklarının ardından bu kez Rojavalı kadınların ve devrimin izini sürüyordu.

 

Şu anda neden Rojava’dasınız? Oradaki son durum nedir?

Kobaneli direnişçiler ortaya bir iddia koydular. Rojava’da bir devrim olduğu ve bunun merkezinde kadın, ekoloji ve ademi merkeziyetçiliğin durduğu. Ekoloji ve özyönetim zaten dişidir. Dolayısıyla kısaca Rojava Kadın Devrimi dediler. Biz çok devrim duyduk, okuduk, ve yapmayı denedik. Hepsi de yenildi, bozguna uğradı. Bu kez, hipotezin muhtevası çok farklı her bakımdan bir ilk. Ben de aslında her sanatçının yapması gerekeni yaptım. Üretim aracımı, kameramı kaptığım gibi geldim. Tanıklığımı da, kendi sanatımla yorumlayacağım.

 

rojovada-kadin-devrimi-2

 

Rojava’daki izlenimlerinizi paylaşır mısınız? Neler gözlemlediniz, neler hissettiniz?

Batı’da doğmuş büyümüş, İstanbul’da yaşayan biri olarak, buraya geldikten sonra Rojava’daki hayatı algılamanın, hissetmenin ve empati kurmanın güçlüğünü çok daha iyi anlıyor insan. Bu yalnızca Rojava’ya da has bir mesele değil. Türkiye’deki Kürt coğrafyasında da durum aynı. Kimliğimiz ve milliyetimiz adına faaliyet yapan devletin Kürt coğrafyasındaki uygulamaları da hala ne yazık ki, kıyıcı, acımasız ve düşmanca… Artık adım kadar eminim ki, en milliyetçimiz bile, bir kaç hafta Kürt coğrafyasında olup bitenleri yakından izlese, benzer düşüncelere ulaşır. Kısacası, ne kadar duyarlı olduğunuzu, yakinen izlediğinizi sanıyor olursanız olun, buralara gelmeden, yaşamadan uzun bir zaman ‘yabancı’ kalacaksınız.

 

“Rojava’da dişi bir dünya inşa edilmeye çalışılıyor”

Özellikle kadınların devrimi nasıl gelişiyor? 

Rojava’da dişi bir dünya inşa edilmeye çalışılıyor. Kadınlar her yerde önde ve etkin. Ekonomi bakanı, maliye bakanı, savunma bakanı, başbakanlık müsteşarı, kadın bakanı, kültür bakanı kadın. Sistem için ademi merkeziyetçi, ekolojik kadın devrimi diyorlar. Yani dişi bir sistem. Kürtlerin 5 bin yıl önce kadınlara taptığının bilgisini de iliştiriveriyorlar. Yani fıtratımızda var manasında… Hikayemin kahramanı Jiyan. Hep birlikte Jiyan’ın yolculuğunun tanığı olacağız.

 

Jiyan

Jiyan

“Hiçbir kadın, özellikle de genç kadınlar; baba, ağabey, sevgili, nişanlı, koca zulmüne razı değildir. Sadece katlanırlar”

Jiyan nasıl bir karakter? Dünyaya nasıl bakıyor?

Jiyan’ın söylediklerini aktarırsam, sanırım O’nu da anlatmış olurum: “Özgecan’ı buradan sınırlı imkanlarla izledim. Ama şaşırtmadı artık beni. Kadınlar bilinçlendikçe ülkemizdeki erkek egemenliği, erkekler karşı saldırıya geçtiler. Ellerinde güçlü örgütler de var. Yargı, polis, hükümet… Aile kurumu, erkeklerce tanımlanmış ahlak. Bizlere kalan ise, olayların sadece sonuçlarına tepki vermekten öte gitmiyor. Sebeplerine karşı çok kapsamlı bir mücadele başlatmazsak, bunun sonu gelmeyecek. Erkek egemenliği muhafazakar toplumlarda baş çelişkidir. Bununla mücadele etmeden, önce kadınları kazanmadan, reform mücadelesi yürümez. Ve emin olun hiçbir kadın, özellikle de genç kadınlar; baba, ağabey, sevgili, nişanlı, koca zulmüne razı değildir. Sadece katlanırlar. Yaşlandıkça kızlarına da, katlanmaktan başka çare olmadığını anlatırlar. Mesele güvenilir alternatif üretmektir.”

 

kucuk-kara-baliklar

 

Jiyan’ın bahsettiği ‘yaşadıklarına katlanan‘ genç kadınları, Güneydoğu’da da hatta artık Türkiye’nin her yerinde yoğun olarak görüyoruz ne yazık ki…Küçük Kara Balıklar’da da… Bu film, en klasik tabirle doğu ve batıyı tanıştırmak için miydi?

Serpil (Güler) ile birlikte, çözüm sürecinde bizim de tuzumuz olsun diye tasarladık filmi. TC Devleti on yıllardır topluma sistematik olarak büyük bir yalanı hikaye etmiş ve biz Türklerin büyük çoğunluğunu inandırmakta da oldukça başarı sağlamıştı. Kalıcı bir barış ve demokrasi, ancak bu yalanı kırmak, hikayeyi yeniden kurmakla mümkündü. Yani biz hikaye anlatıcılarına çok büyük bir iş düşüyordu.

 

Film, 5 farklı yönetmenin kolektif çalışması olan bir ürün. Neden 5 farklı yönetmen? Türkiye’de kolektif çalışma bilinci giderek gelişiyor mu?
Kuruluşumuz bir sinema atölyesi. Zaten çimentosunda kolektif üretim var. Aslında fikir 10 türk yönetmenin Türklere gerçekleri anlatmasıydı. Ama teklif ettiğimiz yönetmenlerden beşi, son düzlüğe kadar gelemedi. Zaten ilk baştan proje tasarımcıları olarak teklifimizi götürürken, filmin bir “kariyer geliştirme” filmi olmaktan çok, politik bir müdahale olacağını anlatmıştık. Daha önce yapılan çok yönetmenli, her yönetmenin kendi teritoryasına sahip olduğu örneklerin başarısızlığını da görmüştük. Bu nedenle film tek bir yönetmen çekmiş gibi olursa başarılı olabilirdi. Bunu başardık sanırım. Kolektif çalışma bilinci konusundaki soruya ise, genel olarak olumlu yanıt veremem. Neden derseniz, çok uzun bir konu ama kısaca yarı münevverlerin egemen olduğu, egosantrik bir ortamda kolektif çalışma imkansızdır. Niye yılda çekilen 100 filmin 80’i çöp oluyor? Yaratıcı yapımcının orkestra şefliğinde bir takım oyunu kuramadığımız için. 12 Eylül sonrası doğan kuşaklar da, müthiş bir kitle kültürü kuşatması altında kaldı. Başarı tanımlarının merkezinde para var. Çok bencil ve sabırsızlar. Bir şey yapmaktan çok, bir şey olmanın peşinde çoğu. Hala “sinema yönetmenin sanatıdır” gibi bir palavraya inanan büyük bir kesim var.

 

Filmin kitlesel gösteriminde sorun olduğunu okumuştuk. Bu sorundan da bahsedebilir misiniz? Büyük sinema salonlarında gösterime giremediniz mi?

Söz ettiğiniz sorun yalnızca bizim film için geçerli değil. Salon sahiplerinin, dağıtımcıların ticari olarak zayıf bulduğu bütün filmler için geçerli. Başka Sinema da ancak mart ayına programa alabildi. 4 Mart’ta, Başka Sinema kapsamında vizyona giriyor. Film, İstanbul’da Altunizade Capitol Spectrum, Beyoğlu Beyoğlu, Etiler Akmerkez Cinema Pink, Kadıköy Rexx (yönetmenlerle söyleşi), Ankara’da Büyülü Fener Kızılay ve İzmir’de Karaca Sineması salonlarında saat 21.00 de gösterilecek.

 

kucuk-kara-baliklar-2

 

Filmin tanıtımında, “Bu ülkede, bildiğinizi sandığınız birçok şey, aslında bildiğiniz gibi değil…” diyorsunuz. Bildiğimiz gibi olmayanlardan biraz bahsedebilir misiniz?
O kadar çok ki… Mesela bu ülkede devlet kuruluşundan beri oluşturduğu gizli örgütleri aracılığıyla sistematik örtülü veya açık cinayetler işler. JİTEM, askerler işler kendi istedikleri gitmezse darbe girişiminde bulunur ve çoğunlukla başarılı olur. Bu darbelerde on binlerce insan sistemli işkence görür, sakat kalır veya hayatını kaybeder. Devlet her dönem sistematik işkence yapar. Ermenileri soykırıma uğratırız, ama toplum Ermenileri sırtımızdan bıçaklamak isteyenler olarak bilir. Kürtleri büyük kıyımlara uğratırız, buna isyan edenleri toplum terörist olarak tanır. Hangi birini söyleyeyim.

 

Film çekim sürecinde nelerle karşılaştınız? Filmde görmediğimiz çekim anılarınız var mı?

 

Film çekimleri ekim 2012 ve kasım 2013’te gerçekleşti. İlkinde 10 gün, ikincisinde 21 gün sürdü. 2012 kasımında, devletle PKK’nın tarihen en şiddetli savaşlarından birine tanık olduk. PKK, Türkiye Kürt coğrafyasında oldukça geniş bir bölgede vurkaç taktiği yerine, alan savunması yapmaya başladı. Yollarda neredeyse her askeri kontrol noktasından sonra bir gerilla kontrol noktası ortaya çıktı. Yani son derece zor ve gergin bir ortamda çekim yaptık. Bir şehirden diğerine sadece gündüz vakti ve ancak kılavuzlarımızın güvenli bulduğu yollardan gidebildik. Konumuz gereği, çocuklarla çok yoğun ilişki kuruyorduk. Neredeyse hepsinin silah türlerini seslerinden tanır hale gelmiş olması, bizim bilmediğimiz silahların çeşitlerini sayması, bizi en çok şaşırtan gerçeklerden birisiydi. Bir de neredeyse tamamı “Apocu” olmuş zafer işareti yapıyordu. İkinci sarsıcı gerçek de filme de aktarabildiğimiz bir gecede on yıl 15 yıl büyümeleri. Büyük ruh kırılmaları…

 

kucuk-kara-baliklar-4

 

Çatışmalar, savaşlar en çok çocukları etkiliyor değil mi? Hep erken büyümek zorunda oluyorlar. Filmde anlatıldığı gibi, 12 yaşındaki bir çocuk, birden 20 yaşında bir çocuğa nasıl dönüşüyor? Ölüm bir çocuk için nasıl sıradanlaşabiliyor?
Aslında dünyadaki her çocuğu bir aziz olarak da yetiştirebilirsiniz, bir cani olarak da. Bu, toplumun, hayatın ne sunduğuyla ilgili. Bu ülkede devlet ve onun biçimlendirdiği toplum merkezinde erkek egemen zihniyetin olduğu, dolayısıyla şiddet dolu bir çokluk. Ev içi şiddet bütün ülkede çok yaygın. Üstelik devlet, Kürt toplumuna bunun çok ötesinde bir şiddetle on yıllardır büyük kıyımlar uygulamış. Bu tür bilgiler, kimi zaman bilerek kimi zaman bilmeyerek ama mutlaka çocuklara aktarılır. Eğer bir de her kuşağa anlatılan hikayeyi kanıtlayan bir şiddeti yaşatırsanız, çocukların bu travmayla baş etmesi kolay olmaz. Burada belki birçok okuyucuya çok ters gelecek bir şey söyleyeceğim. Eğer Kürtler siyasi olarak örgütlenmese, isyan etmese, bir çok kuşak Kürt, travmalarını siyasi ve kutsallaştırdığı bir siyasal biçime büründürmese, bugün ortalık cani Kürt çetelerinden geçilmeyebilirdi. Oysa bugün Kürt gençliği siyasi bir davası olan, buna bağlı bir ahlak anlayışı geliştiren bir topluma dönüşüyor. Elbette bunu başaramayan gençler de çok, ama baskın ve hakim çizgi olumlu. Bu sayede filmde de gördüğünüz gibi, çok kolayca Türk düşmanı olabilecekken, yalnızca devlet ve güvenlik bürokrasisini, küresel sermayeyi hedef alıyorlar. Kin yerine yeni bir toplum hayali koymuşlar. PKK ise 1995’ten sonra bir kadın partisine dönüşmüş ve bugün dünyada erkek egemenliğine, erkek şiddeti ve vahşetine bu kadar net ve merkezi tavır alan tek örgüt diyebilirim.

 

Çekimler sırasında tanıştığınız çocuk portrelerinden bahsedebilir misiniz? Sizi derinden etkileyen bir olay var mı?
Aslında filmdeki tanıklıkların tümü karşılaştığımız en etkileyici örneklerin bir kısmı. Aktaramadığım örnekler de var. Örneğin çocuk tutukevlerinde Kürt çocuklarına yöneltilen şiddet, tecavüz, işkence… Örnekler sonsuz ne yazık ki!

 

kucuk-kara-baliklar-3

 

“Oysa sanat alanında “bir şey olmak” yoktur, “bir şey yapmak” vardır”

Türkiye’de sinema sektörünün şu anki durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz? Altın Portakal’da da şahit olduğumuz gibi, çekim hatta bütçe alma süreçlerinden itibaren bir otosansür mekanizması var mı?
Bu konu bir dokun bin ah işit türünden bir konu. Ama peşin söyleyeyim genel olarak umutlu ve iyimserim. Sanat özel olarak da, sinema sektörü Türkiye’nin genel atmosferinden payını en çok alan kesimler haline geldi. Sayısal açıdan olağanüstü bir genişleme ve büyüme yaşanıyor. Paranın tanrı olduğu başarının para kazanmaktan başka bir kriterinin kalmadığı, ahlakın kapıdan kovulduğu, yerde sanatın sinemanın hali ne olabilir ki? Binlerce genç insan yetenek ve deneyimleri ham, hırsları Özalizm’den mülhem, bir şey olmak için akın akın sektöre geliyor. Zengin beyazlar kızlarını eskiden LCC’ye yollardı. Artık iletişim, sinema bölümlerine yolluyor. Sanat eğitimi yerlerde sürünüyor. Oysa sanat alanında “bir şey olmak” yoktur. “Bir şey yapmak” vardır. Film yaparsınız, roman yazarsınız, şiir yazarsınız, resim yaparsınız, beste yaparsınız. Söz konusu nicel gelişime nitel gelişim henüz uyumlu değil. Uyum da bir mücadelenin konusu. Otosansür meselesine gelince, Altın Portakal örneğinde yönetim kadar, boykotçular da çok kötü sınav verdiler bence. Festivalin devamını sağlayan, eleştiriyi görünür kılan bir üçüncü yol aklı neyse ki galebe çaldı. Öte yandan otosansür sadece sinemada yok. Fikriyatın belirlediği her alanı, devlet tarihen büyük bir baskı altında tuttu. Bunun sonucu olan otosansür Osmanlı ve Cumhuriyet’in geleneğinde var.

 

Sinemada ağırlıklı olarak komedi, aksiyon ve romantik türdeki filmler tüketiliyor ve gişe yapıyor. Küçük Kara Balık gibi filmlerin de gişe yapması gerekmez mi? Bu duyarlılık kültürü ya da bilinç nasıl oluşur? Ya da alternatif mecralar mı yaratmak gerekiyor?
Her eserin çok satar olması mümkün değildir. Kimi eserler çok satar kimi az. Küçük Kara Balıkların çok satan olduğu gün Türkiye büyük bir kültürel, sosyal devrim geçirmiş demektir. Şöyle diyebiliriz bu gün bu tür eserlerin daha yüksek oranda izleyiciye ulaşma potansiyeli yok mu? Kesinlikle var. Başka sinema gibi alternatif zincirler. Belediyelerin izleyici teşvik programları, ve benzeri kamusal destekler, nihayet İMC TV gibi alternatif TV kanalları ve internet. Evet film sinemada izlenir ama, sinemaya gitme şansı olmayan yüzbinlerce potansiyel izleyicimize de TV ve internet dışında ulaşma şansımız yok.

 

Ana akım medyanın filme ilgisi nasıldı?

Kötü değil. Emsallerimizle kıyaslanmayacak bir ilgi gördük el hak…

 

Altın Portakal’da siz de ekip olarak bir açıklama yaptınız. Yaşananları nasıl yorumluyorsunuz? Sonuç metni beklediğiniz gibi yazıldı mı? Kendi deyiminizle, “Sözleşme yenilendi mi?”
Kısmen… Ya herru ya merrucular ile AKP’ye çakma fırsatı arayan medya, festivali iptal ettirme gibi çok yanlış bir politikaya angaje olmasalardı sözleşme yenilemesi kaçınılmaz olacaktı. Bu ve benzeri konular siyasal mücadelenin ta kendisidir. Sanatın da siyasal mücadele sorunu vardır. Bunu eserlerin içinde yaptığı kadar, üretim ve dağıtım ilişkilerini belirleyen iktidarlarla farklı araçlarla da yürütür. Ama siyasal mücadele müzakereyi esas alır. Uzlaşmalarla ilerler. Negatif değil, hegemonik, kuşatıcı olmak zorundadır. Ya herru ya merru diyecek güce geldiysen, zaten senin dediğin çoktan olmuş demektir.