“Kürtçe bilmek çok basit bir saygı meselesi benim için”

20 Mayıs 2015 Tarihinde Tarafından Emek, Göçmen, Kadın, Mehtap Doğan, Söyleşiler Kategorisinde Yayınlanmıştır.

“Beraber çalışmak, beraber yaşamak istediğim insanların konuştuğu dil Kürtçe. Bu dili öğrenmek çok basit bir saygı meselesi benim için. Bir kültürü, bir kenti, bir toplumu dilini bilmeden anlamak neredeyse imkansız.”

Almanya’da tarih ve siyaset bilimi okudu. Erasmus öğrencisi olarak geldiği Türkiye’de Osmanlı Tarihi üzerine master yaptı. Kentsel mekanın ideolojik boyutları konusunda saha araştırması için gittiği Van’da kadın dengbêjlerle tanıştı. Geleneksel sözlü Kürt edebiyatının bir parçası olan kadın dengbêjlerle, Vanlı kadınlarla ve depremzedelerle dayanışmak için bir yılı aşkın süre Van’da yaşadı. 2010 yılından bu yana Kadın sanatçıları güçlendirmek, karşılaştıkları sosyal, kültürel ve ekonomik zorlukları aşmalarına yardımcı olmak, dengbêj geleneğini sürdürmek üzerine çalışan Van Kadın Sanatçılar Derneği (Komela Jinên Dengbêj) ve Van Kadın Derneği‘nde gönüllü olarak çalıştı. Depremin ardından bölgeye gelen yardım örgütlerine tercümanlık yaptı, erzakların hazırlanmasından bulaşıkların yıkanmasına, dava takiplerinden konser organizasyonlarına kadar bir dolu işin ucundan tuttu. “Bir kültürü, bir toplumu dilini bilmeden anlamak neredeyse imkânsız” diyen Marlene Schäfers beraber yaşamak istediği Kürtlerle Türkleri daha iyi anlayabilmek için dillerini öğrendi. Şu sıralar Cambridge Üniversitesi’nde sosyal antropoloji üzerine doktora yapan Alman Araştırmacı Marlene’le Türkiye ile ilgili izlenimlerini ve deneyimlerini konuştuk.

 

Röportaj: Mehtap Doğan

Uzunca bir süre Van’da yaşadın ve bölgeyi Türkiye’deki pek çok insandan daha iyi tanıyorsun. İzlenimlerini aktarabilir misin?

Van’a ilk gittiğimde kentsel mekânın ideolojik boyutları üzerine çalışmak istiyordum, fakat bunu metodolojik olarak zor buldum. Sadece hangi binanın, heykelin nereye, ne zaman ve kimin tarafından inşa edildiğini değil, insanların mekânla kurdukları ilişkiyi anlamak ve analiz etmek istiyordum. Bu çok kolay bir iş değildi, ancak orada yaşayarak yapılabilirdi. Sahaya gittikten kısa bir süre sonra dengbêjler üzerine çalışmaya başladım. Van’la ilgili en çok ilgimi çeken şeylerden birisi şu oldu, Van bir Kürt kenti olarak bilinse de bunun tarihi aslında çok eskiye dayanmıyor. 1915 öncesi Van bir Ermeni şehriydi ve şehir ahalisinin büyük çoğunluğu Ermeniydi. Yalnız bu tarih tamamen yok edilmiş durumda. Diyarbakır’da Ermeni kiliseleri gibi tarihin izlerini taşıyan mekânlar var ama Van’da neredeyse tarihi hiçbir yapı yok. Bugünkü Van, eski Van’ın olduğu yerde bile değil. Eski Van gölün kenarındaymış, bugünse şehir gölün birkaç kilometre uzağında. Nüfusu da çok eskiye dayalı, kentli bir nüfus değil. Sanki insanların yaşadıkları kentle olan ilişkisi çok derin değilmiş, Van’da yaşayanlar için kent belli bir takım hizmetler sunan bir şeyin ötesine geçmiyormuş gibi geliyor. Çok önemli olan bir başka nokta daha var; o da zorunlu göç olgusu. Van esas 1990’ların, 2000’lerin göçünden sonra Kürt bir şehre dönüşmüş ve o zaman politikleşmiş. Kente göçmüş olan insanların kurdukları ilişki başlı başına farklı tabi ki; kente istemedikleri halde gelmişler ve nüfusun çoğu hala kötü şartlarda yaşamaya devam ediyor.

“Van bir Kürt kenti olarak bilinse de bunun tarihi aslında çok eskiye dayanmıyor. 1915 öncesi Van bir Ermeni şehriydi ve şehir ahalisinin büyük çoğunluğu Ermeniydi”

van
Van’da meydana gelen deprem Anadolu’da yaşanan en büyük depremlerden biri olarak tarihe geçti ve çoğunluğu kadın olmak üzere 644 kişi hayatını kaybetti. Sen o dönemde de Vanlı kadınlarla çok dayanıştın. Sence deprem neden daha çok kadınları vurdu?

Kadınların çoğu depreme evde iş yaparken yakalandı. Bu nedenle ölenler arasında kadınlar ağırlıktaydı. Van’daki birçok kadın zamanının büyük bir bölümünü geçirdiği, kendisini özdeşleştirdiği, bir nevi hâkimiyet kurabildiği, belki de kendisini güvenli ve rahat hissettiği mekânını depremde kaybetti. Yalnız evler her zaman kadınlar için güvenli değildir. Pek çok kadın evinde şiddet görüyor olabilir. Ev dediğimiz olgu depremden sonra çadırlar ve konteynırlar gibi mekânlara taşınmış oldu. Bu durum kadınların hayatını iyice zora soktu. Evin düzeninden, temizliğinden, mutfağından sorumlu olan kadın kalabalık çadırlarda, alt yapısı olmayan konteynır kentlerde aynı sorumlulukları yerine getirmeye çalıştı. Erkekler gündüz çarşıya çıkıp depremin yarattığı sıkıntılardan bir nevi uzaklaşırken kadınların öyle bir imkânı yoktu. Herkesin çok stresli olduğu bir dönemdi. Aile içi şiddet vakaları arttı. Daha önce sadece eşinden şiddet gören kadın, çadırda beraber kaldığı kayınpederinden, kayınbiraderinden şiddet görmeye başladı.

 

van depreminde kadınlar

 

Van’da erkekler aile reisi sayılıyor, kadınların çoğu okuma yazma bilmiyor, Türkçe konuşamıyor, eşi cezaevinde ya da dağda olan, hastaya, yaşlıya, engelliye bakmak zorunda kalan, kimlik kartı bulunmayan pek çok kadın var. Bu kadınların yardımlara erişmeleri kolay oldu mu?

En büyük sorunlardan birisi devletin kadını hak sahibi olarak görmemesiydi. Devletten çadır, konteynır veya TOKİ dairesi alabilmek yalnız yaşayan kadınlar için oldukça zordu. Çünkü devlet aileyi temel yaşama modeli olarak algılıyor ve kocayı ya da babayı hak sahibi olarak tanıyor. Yalnız kalan kadınlar çadır ya da konteynır için mücadele verirken yetkililer ‘kocana dön’ diyebiliyordu. Depremden önce de bürokratik işlerde zorluk çeken kadınlar, yardım ve destek için nereye ve nasıl başvuracaklarını bilmiyorlardı. Bilseler bile ya başvurmaktan çekiniyorlardı ya da çocuk, yaşlı, engelli, hasta baktıkları için fırsat bulamıyorlardı. Çok kalabalık çadırlarda kalan kadınların özel alanları ya da mahremiyetleri yoktu. Çadır kentler kadınların ihtiyaçları düşünülmeden yapıldı. Banyo, bulaşık, temizlik imkânları kadınların ihtiyaçlarına göre ayarlanmadı. Taciz ve istismar olayları yaygınlaştı. Zaten ataerkil bir toplumda yaşayan, dolayısıyla çok kısıtlı imkânlara sahip olan kadınların yaşam alanları depremden sonra iyice kısıtlandı.

 

Marlene Van Depremi

 

Van’da yaşamak hayatının akışını nasıl etkiledi?

Zor bir soru… Van’da kaldıktan sonra Türkiye’ye ve Kürdistan’a bakış açım epey değişti. Şimdi fark ediyorum ki ondan önce birkaç sene kalmış olmama rağmen, gayet ‘İstanbul merkezli’ bakıyormuşum Türkiye’ye. Ve tabi ki Van’dayken kurduğum arkadaşlık ilişkileri, orada tanıştığım insanlar benim hayatımı etkiledi. İnsanların hayatlarının ne kadar farklı şekiller alabildiğini gördüm. İnsanların yaşamak istediği hayat modellerinin veya ‘mutlu’ olmak için istedikleri şeylerinin ne kadar farklı biçimlerinin olduğunu gördüm. Bu farklı hayat tercihlerinin hem nedenlerini anlamamız hem de onlara saygı duymamız gerektiğini düşünüyorum…

Türkçeyi gayet iyi konuşuyorsun, Kürtçe öğrenmeye neden ihtiyaç duydun?

Beraber çalışmak, beraber yaşamak ve anlamak istediğim insanların konuştuğu dil Kürtçe. Bu dili öğrenmek çok basit bir saygı meselesi benim için. Bir de tabi ki dil birçok şeyi anlamak için bir kilit noktası. Bir kültürü, bir kenti, bir toplumu dilini bilmeden anlamak neredeyse imkânsız bence. Özellikle yaşlı kadınların birçoğu ya Türkçe bilmiyor ya da az biliyor. Onlarla iletişim kurabilmek için Kürtçe öğrenmem şarttı. Yani Kürdistan gibi bir coğrafyada herkes anlasa, herkes konuşsa bile Türkçe konuşmak sömürenin dilini konuşmak demek ya, işte o yüzden Kürtçe öğrenmek, en azından çaba göstermek şart bence. Bu nedenle İngiltere’deyken kitaplardan ve Cambridge’te yaşayan Kürt bir arkadaşımdan öğrenmeye başladım. Van’a geldikten sonra Kurdi-Der’e gittim, depremden sonra Kürtçe öğretmeni olan bir arkadaşımla çalıştım ve yaklaşık bir sene Kürt bir aile ile yaşadım. Bu süreçte anadilde eğitimin ve resmi dil statüsünün bir dilin var olabilmesi için ne kadar önemli olduğunu kesinlikle anladım.

 

Dengbej

 

Dengbej kadınlarla yolun nasıl kesişti peki?

Kadın Sanatçılar Derneği’ne yardımcı olabilecek birileri aranıyordu. Benim de tam aradığım şeydi. Birilerine yardımcı olayım, bir işe yarayayım istiyordum. Çalışmalarını desteklediğim bir dernekte gönüllü olmak mantıklı geldi. Kürt sözlü edebiyatında kılam ve stran söyleyen sanatçılara dengbêj deniliyor. Sese biçim, hayat, renk veren anlamına geliyor. Dengbêjlikle ilgilenmem biraz araçsal bir ilgi aslında. Sesi hem gerçek anlamında hem de metaforik ve politik anlamda ele alıyorum. Yani ‘sesini duyurabilmeyi’ modern liberal siyasete katılmanın şartı olarak anlıyorum. Bu dinamiğin Kürt kadınlar tarafından nasıl işlediğini, onları nasıl etkilediğini anlamak istiyorum aslında. Kürt kadınların seslerinin duyulması hangi şartlara bağlı, siyasete etkili bir şekilde katılmak için neyi, hangi şekilde dile getirebilirler ya da getiremezler, bunun nedenleri neler olabilir, seslerini duyurmaları için hangi söylemlere ve hangi araçlara başvurması lazım gibi konulara kafa yoruyorum.

Bugüne kadar birlikte neler yaptınız?

Yazılı işlerine, bürokratik işlerine, bilgisayar ve internet işlerine yardımcı olmaya çalıştım. Onun dışında bazı kadın dengbêjlerin kılamlarını kaydettim ve deşifrelerini yaptım. Okuma yazma bilmedikleri halde kendi kılamlarının yazıya dökülmüş halini görmek onları çok mutlu etti. Bir de depremden sonra, derneğe destek bulmak amacıyla 2012’de küçük bir İstanbul turnesi düzenledim. Dört kadın dengbêj Mimar Sinan Üniversitesi’nde 8 Mart konseri verdi. Beyoğlu, Fındıklı, Maçka ve Kadıköy’de sahne alan Vanlı kadınlar yoğun ilgiyle karşılaştılar. İstanbul’dakilerin birçoğu da ilk defa kadın dengbêjlerle tanışmış oldu.

 

Marlene Schäfers

Marlene Schäfers

 

Van’da sadece kadın sanatçılara destek vermedin aynı zamanda Van Kadın Derneği VAKAD aracılığıyla ildeki diğer kadınlarla da ilgilendin. Orada ne tür çalışmalar yaptın?

VAKAD’la özellikle depremden sonra çalıştım. O zaman kadınlara yardım ulaştırmaya çalışıyorduk; yardım malzemelerini tasnif ediyorduk, dağıtıyorduk. Onun dışında genel olarak kadın konusunda olup bitenleri takip etmeye, toplantılara veya sempozyumlara katılmaya, VAKAD gibi derneklerin tercümanlık etmekten maillere cevap yazmaya, çay koymaktan bulaşık yıkamaya kadar her tür gündelik işlerini takip etmeye çalıştım.