İyi ki doğdun Rosa Luxemburg!

6 Mart 2015 Tarihinde Tarafından 5N1K, Edebiyat, Etkinlikler, Genel, Hayat, Kadın Kategorisinde Yayınlanmıştır.

Avrupa solu içinde yer alan olağanüstü insanlardan biri olan, Alman marksist politika teorisyeni, filozof, feminist ve devrimci Rosa Luxemburg, 5 Mart 1871’de Polonya’da doğmuştu. Aslında bir botanikçi olmayan istiyordu, herkesin eşitliği, özgürlük ve dayanışma içinde yaşayacağı bir toplumun kurulmasını arzu ediyordu. Kendisinin 1917 yılında, doğum günü anısına kaleme aldığı bir mektubunu paylaşıyoruz. İyi ki doğdun Rosa!

Başlangıç Dergi‘de Aslı Özgen Tuncer çevirisiyle yayımlanan Sophie Liebknecht’e hitaben 1917 yılında Noel zamanı yazdığı bu mektupta Rosa, savaşa karşı çıktığı için mahkum edildiği hapishane avlusunda tanık olduğu sarsıcı bir olayı anlatıyor… Bu sarsıcı olay, Rosa için âdeta tüm savaşın bir temsili oluveriyor. Bu kısa mektup, Rosa’nın çağının en önemli sosyalist düşünür ve eylemcisi olmasının yanında tüm canlı varlıkların ıstıraplarına gösterdiği derin ilgi ve sevgiyi de gözler önüne seriyor.

“Ah Sonyiçka [Sophie Liebknecht], burada son derece korkunç ve acı dolu bir şey geçti başımdan. Yürüyüş yaptığım avluya kimi zaman askeri tedarik araçları geliyor, içleri çantalar veya eski püskü ordu kabanları ve gömlekleriyle dolu, çoğunun üzerinde kan lekeleri hâlâ duruyor. Bunları buraya [avluya] yığıyorlar ve sonra yama yapılması ve tamir edilmesi için hücrelere dağıtıyor, daha sonra da yeniden arabalara yükleyerek orduya geri götürüyorlar. Geçenlerde bu arabalardan biri geldi yine, ancak bu sefer atlara değil de su sığırlarına bağlamışlar arabayı. İlk kez bu hayvanları bu kadar yakından gördüm. Bizim sığırlarımızdan daha geniş, daha güçlü cüsseleri varmış meğer; kafaları düz ve boynuzları geriye doğru düz bir şekilde uzanıyor. Kafalarının şekli de bildiğimiz koyunlarınkine benziyor; tamamen simsiyah ve büyük, yumuşak, kapkara gözleri var. Romanya’dan getirilmişler savaş ganimeti olarak. … Bu tedarik arabalarını süren askerler, bu vahşi hayvanları yakalamanın çok zor olduğunu, üstelik onları çekim hayvanı olarak kullanmanın çok daha zor olduğunu, çünkü özgürlüklerine çok düşkün hayvanlar olduklarını söylediler. Savaşı kaybettiklerini ve “mağlubun vay haline” [vae victis] deyişinin anlamını kavrayana kadar korkunç şekilde dövülmüşler… Sadece Breslau’da bile bu hayvanlardan yüz tane kadar olduğu söyleniyor, bir zamanlar Romanya’nın yeşil kırlarında yaşayan bu canlılara yetersiz ve kötü yem verilmiş. Acımasızca sömürülüyor, her türlü araba yükünü çekmeye zorlanıyor ve bu süreçte de çabucak can veriyorlar.

rosa-luxemburg-2

—İşte böyle, birkaç gün önce, buna benzer bir araba geldi avluya [rutin yürüyüşlerimi yaptığım yere]. Yük öylesine ağırdı ki susığırları giriş kapısında eşikten geçiremedi arabayı. Arabaya eşlik eden asker, gaddar bir adamdı ve hayvanlara kamçısının kör ucuyla öyle bir vurmaya başladı ki nöbetteki görevli öfkeyle “hayvanlara acıman yok mu senin?” diye payladı. Asker şeytani bir gülümsemeyle “kimsenin biz insanlara acıdığı yok ama” diyerek hayvanlara vurmaya başladı yeniden, bu sefer daha da sert bir biçimde. … Hayvanlar bunun üzerine yeniden yüklendi ve eşikteki tümseği aşabildi, ancak bir tanesi kanıyordu. … Sonyiçka, sığır derisi sertliği ve kalınlığı ile atasözlerine malzeme olmuştur; ancak bu hayvanın o sert derisinde yaralar açılmıştı. Yük boşaltılırken, tüm hayvanlar orada duruyordu, hiç kımıldamadan, bitkin; yaralı olansa önündeki boşluğa öyle bir bakıyordu ki kapkara yüzünde ve yumuşak, kara gözlerinde istismara uğramış bir çocuğun ifadesi vardı. Bu tam da cezalandırılmış bir çocuğun ifadesiydi; nedenini, sebebini anlamayan ve bu işkenceden, kaba şiddetten nasıl kaçacağını bilemeyen bir çocuğun… Onun önünde öylece durdum, hayvan bana doğru bakıyordu; gözlerimden yaşlar süzülüyordu – bunlar onun gözyaşlarıydı. Onun suskun ıstırabı karşısında çaresizlik içinde öylesine titriyordum ki hiç kimse sevgili kardeşi için bile böylesine acılar içinde kıvranmamıştır. Romanya’nın o güzel, özgür, yumuşak, yemyeşil kırları nasıl da sonsuza kadar hayal olmuştu! Güneş orada ne kadar farklı parıldamakta, rüzgar ne kadar farklı esmekteydi; kuşların cıvıltısı ne kadar da hoş gelirdi orada kulağa ya da çobanların ezgisi. Oysa burada—bu yabancı ve çirkin kentte; kasvetli ahırda; çürük otlarla karışmış bu mide bulandırıcı ve bayat saman; bu yabancı ve ürkütücü insanlar—dayak, açık yaradan boşalan kan. … Ah zavallı sığır; zavallı, sevgili kardeşim! İkimiz de burada duruyoruz öylesine güçsüz ve sessiz; acımız, acizliğimiz ve özlemimizde birleşiyoruz. —Tüm bu zaman boyunca mahkumlar arabanın etrafında ağır çantaları boşaltmakla ve onları binaya sürükleyerek taşımakla meşguldüler; ama o asker iki eli pantolonunun ceplerinde, büyük adımlarla volta atıp durdu avluda, yüzünde bir gülümseme vardı ve popüler bir şarkı çalıyordu ıslıkla kendi kendine. Bir anda tüm bir savaşın panoraması işte böyle gözlerimin önünden geçip gitti.

Yakında yeniden yazarım. Sana sarılıyorum, Sonyiçka. Sevgiyle, R.

Canım Sonyiçka, her şeye rağmen sakin ve mutlu ol. Hayat böyle, nasılsa öyle kabullenmeliyiz; cesur ve korkusuz olmalı, gülümsemeyi bırakmamalıyız—her şeye rağmen. Mutlu Noeller.

R.”