32 yaşındaydı, babası ağır hastaydı, tam bir kitap kurduydu…

13 Ekim 2015 Tarihinde Tarafından Emek, Kitap, Sinema Kategorisinde Yayınlanmıştır.

Adı: Özver Gökhan Arpaçay

Kurban bayramı tatilinde memleketi Kars’taydı..
32 yaşındaydı.
Babası ağır hastaydı.
Matematik öğretmeniydi, ancak birçok meslektaşı gibi farklı bir kuruma atanmıştı. İstanbul’da yaşıyordu.

Sadece mesleğini yapmıyordu, aynı zamanda tam bir sanat düşkünüydü.
Kültür bakanlığı’na kısa film projesi başvurusu hazırlığındaydı.
Çocukluğundan beri hayran olduğu dayısı İsrafil Parlak’ın (tiyatro-sinema oyuncusu) yolundaydı.
Dayısı arkadaşım olduğu için, bayram tatilinde ben de yakından tanıma fırsatı buldum.

Savaş Öztürk

İsrafil Parlak’la kısa film çekimlerine başlamıştık, Gökhan, engin sinema bilgisiyle güç veriyordu bize.
Tam bir kitap kurduydu, her cümlesinde fark ediliyordu.
Günün çekimlerini bitirince, üçümüz mütevazı bir muhabbet masası kurduk…
Sinema, müzik, projelerimiz…
Arada telefonu çalıyordu, gözleri ışıldıyordu, sevgilisiydi, belliydi!…
Yan odada konuşup yanımıza dönüyordu…
O gece keşfettiği türküyü tekrar tekrar cep telefonundan açıp dinliyordu;
“İlle de men senin eşkine yandım / başka birisine meyil salmadım / her yanda her zaman adını andım /… seveydin, seveydin, seveydin bari…”

Çekeceği filmden bahsetti, Kars’ta çekecekti, kar yağınca 5-6 kişilik ekiple geleceklerdi, tatilde mekanları bile seçmişti…
Birkaç şarkımı dinlettim, üzerine konuştuk, Köyler Gördüm’e takılıp kaldı.
Film müzikleri üzerine konuştuk.
“Benim filmin müziğini yapar mısın abi?” dedi, “Yapmam mı” dedim… Bu kış güzel geçecekti, hele bir kar yağsın!

Anneannesinin evindeydik, o da bu dünyadan göçüp gitmişti… Kimsesiz bir evdi, İsrafil Parlak film çekimleri için Kars’ta olduğundan evin kapılarını açmıştı!
Ninesini anlatıyordu, bir çocuğun gözleriyle…
“İstanbul’da öldü, oraya gömüldü, şimdi orada.”
Denizi mavi bir çarşafa benzetirmiş ninesi ve çok severmiş.. Ölünce denize bakan bir mezar bulmuşlar.
“İso (dayısı) çok manyak bir adam ya” dedi.
“Ninemin, mezarda baş kısmının denize bakmasını istemiş, hoca hayır demiş, kıbleye bakması lazım”
İso, hocayla didişse de başaramamış…
Anlattı, gülüştük…
Tekrar tütün sardı…
Düşlerini anlattı;
“Bir yıl daha devlette çalışacağım, biraz borçlarım var.”
Aynı zamanda matematik dersi vererek biraz daha para kazanacaktı.
İstanbul pahalıydı, zordu.
Bir yıl sonra, istifa. sadece sinema.
Bir yönetmenin yanında asistan olarak başlayacak ve hayatı sadece sinema olacaktı.

Kardeşimin çocukluk, okul arkadaşıydı aynı zamanda.
Babamızın ölümünden bahsetti, kardeşiniz çok etkilenmişti dedi, çok aradım konuştum, espriler yaptım, dertleştim…
Şimdi benim babam hasta, dedi.
Hem de çok…
Bir baba çocuğundan önce ölmeli, yoksa bu hayat dayanılmaz olur, dedi.
Gözlerim doldu, sardığı tütünden uzattı…
Ve hayatım boyunca unutamayacağım cümleyi kurdu;
“Babamın hastalığı çok ciddi, belli oldu ki benim babam da benden önce ölecek”
“Ne mutlu babama” der gibiydi bakışları…

Kanlı cumartesiydi, Ankara karalar bağlamıştı…
Gözlerimiz ekranlara çakılı kalmıştı…
Barış için alana gidenler katledilmişti!
Kardeşim Başar aradı, İstanbul’dan…
Gökhan Arpaçay, hani İsrafil Parlak’ın yeğeni olan arkadaşım, Ankara’daymış, dedi.
Kalbim yerinden çıkacak gibiydi.
Yoğun bakımda olabilir, dedi…
Akşam üzeri gazetelerin internet sayfasına düştü adı.
Gökhan Arpaçay, ölmüştü…
Kar yağmadı henüz Kars’a…
Filmin zamanı da gelmedi…
Söz verdiğinden önce dönüyor memleketine Gökhan…
Kars bekliyor Gökhan’ını, bağrına basmak üzere…

“Bu yol Pasin’e gider
döner tersine gider
Kars’ta bir garip ölmüş
kuşlar yasına gider”